Arama ARAMA


    Bebeklerkulübü
Bebekler
   Şikayet Hattı
Şikayetvar
   Canlı Kamera İzle
istanbul trafik

İSTATİSTİKLER

45 kategori altında, toplam 4464 haber bulunmaktadır.

Bu haberler toplam 4587485 defa okunmuş ve 9776 yorum yazılmıştır.

   Bizimle İletişim Kurun
Haberkulesi
TV reytingleri
    Vizyona Giren Filmler
Vizyondaki filmler
            

Ekranların ''Burhan Abisi'',Engin Günaydın'la yapılan keyifli röportaj (Youtube video)

Kategori Kategori: Ünlülerle röportajlar | Yorumlar 6 Yorum | Okunma 4311 Okunma | Yazar Yazan: oberhausen | 03 Mayıs 2007 00:29:58

Ekranların en eğlendirci dizisi Avrupa Yakası'nın,En komik karakteri ''Burhan Abi''si Engin Günaydın'la yapılan ilginç ve keyifli röportaj videosu ile birlikte

Ekranların en eğlendirci dizisi Avrupa Yakası'nın,En komik karakteri ''Burhan Abi''si Engin Günaydın'la yapılan ilginç ve keyifli röportaj
 
 
 
İşte Engin Günaydın; işte röportaj!
B.C: En başından başlayalım; mesela doğumdan! Kaç doğumlusun?
E.G: 1972 doğumluyum. Kaç oluyor? 33 yaşındayım ama 23 diyesim geldi.
 
 
 
B.C: Güzelmiş! (gülüşmeler) Peki, oyunculukla ilgili birşeyler yapmak ne zamandır aklında? Hani ''Üç yaşından beri bende böyle birşey vardı; annemlere taklit yapardım!'' durumu var mıydı?
E.G: Öyle bir şey vardı ama oyuncu olmakla ilgili bir düşüncem yoktu. Zaten öyle bir gelenek de yoktu ailede. Daha sonraları oluştu. Yaptığınız işle ilgili beğeni ortaya çıktığında, bunu ciddiye alıyorusunuz. Yani ben de beğeni ile karşılaşınca, bunu devam ettirmem gerektiğini düşündüm.
 
 
 
B.C: Sonra konservatuarı kazandın? Mimar Sinan’dı sanıyorum?
E.G: Yok, Ankara Hacettepe Devlet Konservatuarı’nı kazandım.
 
B.C: Mimar Sinan’ı nereden hatırlıyorum ben? Oyunda mı geçiyordu?
E.G: Mimar Sinan’a daha sonra geçiş yaptım. Ankara’da pek iletişim kuramadım açıkçası ve İstanbul’a geçtim. Gerçi İstanbul’da da bir bağlantı kuramadım. (gülüşmeler) Daha sonra “Ben bu işi yapamam.” dedim ve uzun süre de yapmadım zaten.
 
 
B.C: Peki daha sonra dönüm noktası olan nedir?
E.G: Dönüm noktası aslında şu oldu: Aslında oynamak istemediğim, tanımadığım karakterler olduğundan dolayı ben oyunculuktan hoşlanmamışım. Bunu anladım. Kendi bildiğim, kendi gözlem alanımda olan rollerle karşılaştığımda –ki Zabıta İrfan öyle bir roldü- bu hoşuma gitti. Yani değişik ve benim yapabileceğim bir bölgeydi. Oralardan geliştim ben; oraları geliştirdim.
 
 
 
 
B.C: Zabıta İrfan hakkında kısa bir notumuz var. Hemen sorayım. Bu rol, senaryo da “Böyle oynanacak.” Diye mi geldi yoksa senin de tavrında veya konuşma şeklinde kurguladıkların var mı?
 
 
E.G: Yani o bir roldü. Zabıta İrfan diye bir adam, belediyede çalışıyor, Elmas adında bir bayana aşık, bakkaldan sürekli gofret alıyor, hayatını bedavaya getiriyor gibi kendi formatını kullanan bir roldü. Tabi onun içerisindeki, tabi benim de yaptığım şeyler var. Ama zaten senaryo çok iyiydi Bir Demet Tiyatro’daki Zabıta İrfan rolü. Doğaçlama olarak yaptığım bir rol değildi mesela. Tamamıyla metne dayalı bir roldü. Ben de üzerinde çok yuvarlandım ve bu haliyle bütünleşmiş bir çalışmaydı.
 
 
B.C: Diğer konuşmalarında dikkatimizi çeken şöyle düşüncelerin var: “Ben hep istemediğim rollerde oynamak zorunda kaldım.” diyorsun. Hangi rollerdi bunlar?
E.G: Hayır, bu televizyon ile ilgili değil. Televizyon aslında biraz kendi ülkemle ilgili bildiğim bir yeri tarif etti. Oradaki karakterler televizyona taşındı ve televizyonun böyle bir faydası oldu. Biz hani, tiyatrodan geliyoruz. Tiyatro metinlerindeki karakterler, okulda oynadıklarımız daha çok bizim tanımadığımız ve bilmediğimiz karakterler. Molier, Shakespeare, Çehov… Yani karakterleri tanımıyorum, bilmiyorum, daha önce karşılaşmamışım. Bilmediğim birşeyi nasıl oynayacağım? Birilerini taklit ediyorsun; yani daha önce oynayan kişileri taklit ediyorsun ki bu da çok zevkli birşey değil.
 
 
 
B.C: Peki, kaç tane sinema filmi var?
E.G: “Yazgı” var, Zeki Demirkubuz. “Yazı Tura” var; Uğur Yücel. “Gora”, Ömer Faruk Sorak.
B.C: Tiyatro oyunu var mı?
E.G: Sadece Otogargara var. Ondan sonra yok. Şimdi bir tiyatro kurmaya heves ediyorum.
 
 
 
B.C: Evet, bu fikrin de yazılarda çok sık geçiyor. Projen nedir? Kafanda tam olarak ne var?
E.G: Tiyatro ile ilgili bir fikir var aslında ki şu: Tiyatro seyircinin ruh dünyası ile temas halinde değil. Benim fikrim şu; tiyatro oyunları güçlü aktörlerle, ruh dünyası zaten çok geniş olan oyunlar ya da metinler, çok güçlü performanslarla seyirciye sunulduğu vakit, bunun işe yarayacağını düşünüyorum. Gittikçe oyuncuların ile seyirciler ile temasları zayıflıyor; kendi ruh dünyalarındalar. Ben daha temaslı bir tiyatro düşünüyorum. Fikir bu aslında. Türkiye’de bu yapılmıyor. Herkes soğuk, sanat yapılmıyor, iletişim kopuk. Işık tasarımı yok, teknolojiden bi haber, iyi bir ekip çalışması yok. Alanında iyi olanlar tiyatrodan kopmuş durumda. Bunları tekrar tiyatroya çekmeyi düşünüyorum, planlıyorum.
 
B.C: Osman Yağmurdereli’nin bir projesi varmış Haziran ayında. O geçecek mi hayata?
 
E.G: Böyle bir proje var. “Foto İsa” diye bir proje. Bir mahalle fotoğrafçısının öyküsü. Gelin-damat fotoğrafları ve vesikalık çekilen küçük bir dükkanı olan bir adamın hikayesi. Onunla ilgili görüşmeler devam ediyor. O da çok ilginç ve basit bir iş, yani iddialı bir iş değil. Kendi iç dünyasında kendisini tarif eden, düşünen karakterlerin olduğu; olaylar karşında ne yapacağını bilen karakterler değil, olaylar karşısında ne yapacağını bilemeyenler insanların öyküsünü anlatan bir proje.
 
 
 
B.C: En son hangi sinemaya gittin? Sık gider misin sinemaya?
E.G: Sinemayla aram aslında çok iyi. Çok seviyorum sinemayı ama yapmayı seviyorum. İzlemeyi son zamanlarda pek sevmiyorum çünkü herşey birbirine benziyor. Birbirine benzeyen hikayeleri artık izleyip vakit kaybetmek istemiyorum. En son ruh olarak aklımda kalan film Amelie oldu. Başka etkileyen bir film hatırlamıyorum.
 
 
 
B.C: Kitaplarla aran nasıl?
E.G: Ben kitap okuyamıyorum. Böyle bir problemim var. Sorun ne bilmiyorum. Dil olarak pek ilgimi çekmiyor. En son okuduğum birşey yok. En son benimle röportaj yapmışlardı, onu okumuştum. (gülüşmeler)
 
B.C: Cihangir’de oturuyorsunuz bunu biliyoruz. (gülüşmeler) Ne zamandır burdasınız?
E.G: 2 yıl oldu.
B.C: Taksim çocuğu musunuz?
E.G: Ruh olarak biraz öyle, evet. Çok uzun süredir burada oturmuyorum ama benim hayatım Taksim’de geçti. 92’de geldim İstanbul’a; o zamandan beri Taksim’e gelirim; barlarına gelirim. Şimdi oturmaya başladım.
B.C: İstanbul’da nerelere takılıyorsunuz İstanbul’da veya Taksim’de?
E.G: Taksim’de Hayal Kahvesi’ni seviyorum. Çok sevdiğim bir bar. Bazen Mojo olabiliyor; Sefathane olabiliyor. Eskiden Kemancı’yı çok severdim.
B.C: Eski tadı kalmadı değil mi Kemancı’nın? Yakın zamanda gittim. Eskiden Çarşamba günleri dolu olurdu, şimdi ise boş...
E.G: Çarşambaları çok güzel olurdu, Perşembe yine harika olurdu. Pazartesi günleri de çok ilginç gruplar çıkardı.
B.C: Onun dışında İstanbul’da yemeğe gittiğiniz, mesela balık yediğiniz mekanlar var mı?
E.G: Balık Ağı vardı; orası da doldu artık, çok iyi bir yer ama artık yer bulamıyoruz. Burada bir de Doğa Balık var. Sonra… Başka nereye gidiyoruz ki? Bir de buradaki kafelere gideriz.
B.C: Ne tür yemekleri seversin?
E.G: Bazen, geçmişimden yani Tokat Erbağ’dan kaynaklanıyor olabilr, esnaf yemeklerini çok severim. Çok ilginç şeylerin peşinde değilim aslında, geçmişimin peşindeyim lezzet olarak. Bazen de bazı şeyleri denemek istiyorum ama çok da riske atmam yani. Çok açsam kendimi hiç riske atmam!
B.C: Tek çocuk musun?
E.G: Beş kardeşiz, dördü erkek bir tanesi kız.
B.C: Onlar neler yapıyorlar? Senin mesleğine benzer şeyler yok değil mi?
E.G: Bir tanesi elektrikçi, biri Tekel’de işçi, bir tanesi – o da elektrikçiydi - vefat etti-, ablam da ev kadını.
B.C: Onların yani ailenin bakış açısı nasıl yaptıklarına?
E.G: Bilmiyorum ki ne düşünüyorlar. Pek de pohpohlamıyorlar, sürekli üzülüyorlar gibi bir halleri var. “Kendini düzeltemedi…” durumu var ailede! (gülüşmeler)
 
B.C: Sende delilik var mı? (gülüşmeler) Sen kendini deli gibi hissediyor musun? “Ben uyum sağlayamıyorum kardeşim! Var bende bir problem…” gibi?
E.G: Ben aslında çok uyumlu olduğumu düşünüyorum. Şimdiye kadar, yani 33 senedir, bayağı eski arkadaşlarım da var, bir problemim olmadı. Bir kavgamız, dövüşümüz olmadı.
B.C: Piyasadan takdir ettiklerin oyuncular var mı?
E.G: Burada, Settar Tanrıöğen var. (Bir Demet Tiyatro’nun Saldıray Abi’si olarak tanıdığımız Settar Bey, davetimize rağmen röportaja uzaktan katılmayı tercih etti ve salondan bizi izliyordu.)
B.C: Biz de çok beğeniyoruz!
E.G: Biz, ekip olmaktan öte, birbirini iyi anlayan insanlar olarak daha büyük hedeflere odaklandık. Tiyatro kurmak ve ondan sonra çok sakin bir ortamda gerçekten insan kokan filmler yapmak istiyoruz. Çok büyük iddiaları olmayan, iki üç milyon değil de iki yüz bin veya üç yüz bin seyircisi olan, kendi içerisinde ve kendi samimiyetinde, gerçek, ter kokan filmler yapmak istiyoruz.
B.C: Sence piyasa yalan mı? Çünkü gerçek olmaktan, samimiyetten ve gerçeklikten çok bahsediyorsun. Hissediliyor oyununda. Yok mu gerçekten?
E.G: Yok tabi. Bunu işte biraz televizyon yaptı galiba. İnsanların ruh dünyaları kaydı, yani kendi gerçekleri kaydı. Televizyonun kullandığı bir dil var, bu dil sanki ilginç gibi anlatıldı ve insanlar da oraya adapte olmaya çalıştılar. Ondan sonra da kendi ruh dünyalarını ve kendi konuşma bölgelerini kaybettiler. Şu anda insanların konuşmamalarının ve kendilerini ifade edememelerinin tek nedeninin bu olduğunu düşünüyorum. Bendeki bağa dönüş, köye dönüş gibi… Kendi gerçeğimizden bahsedelim. “Şunu beğeniyoruz, şunu beğenmiyoruz.” basitliğine geçelim diyorum.Yani çok karmaşadan uzak, çok basit bir dünyanın peşindeyim ben. Çünkü burda, asıl beğeniler ve istekler ortaya çıkıyor.
 
B.C: Diğer röportajlarında rastladık. Nasıl yansıtıldığını bilemeyiz ama “Artık para kazanmak ve ünlü olmak istiyorum.” demişsin?
E.G: Biraz, ünlülere para veriyorlar. Ondan dolayı para kazanmak istiyorum çünkü yapacaklarım var. Biraz rahat da etmek istiyorum. Milletden para almak istemiyorum, doğru düzgün paralar ödemek istiyorum. Çok az paralara çalıştırıyorlar. Biraz güçlü olalım; herkes doğru düzgün para alsın.
B.C: Televole’den nefret ediyorsun mesela? Bu tezatlık yaratmıyor mu?
E.G: Televole kendi içinde geyik dünyası; oraya pek bulaşmak istemiyorum.
B.C: Ben çok samimi birşey söylemek istiyorum. Baktığın zaman “ünlü” diye adlandırdıkları insanların çok başarılıları da var; aptalları da var. Burası kesin. Piyasada kalabilmek için bir şekilde oynuyorlar; bir oyunculuk durumu var. Örneğin Televole’ye şirin gözükmeye çalışıyor ve piyasada kalıyorlar. Arkasından iş potansiyeli de birlikte geliyor. “Ben insanlara istediklerini vereyim, arkasından iş gelsin.” diyorlar. Bu yüzden çok iyi işler çıkaran insanların, bu ortama girmemek için çok geride kaldıkları zamanlar oluyor.
 
E.G: Benim gibi çok insan var. Orasıyla ilgili her türlü bilgiyi zaten izleyenler biliyorlar aslında. Ne dolaplar döndüğünü seyirci biliyor. Ben sadece orda olmak istemiyorum; iyi ya da kötü. Belki de iyidir; ne bileyim…
B.C: Sence ben bunu yaptım ve ortaya çıktığım şey ne? Zaga mı?
E.G: On yıldır alaturka dünyayı seslendiren bir kişiydim. Bu benim için bildiğim bir alandı. Bunu gözlemleyen ve tanımlayan kişiyi tanıdılar. Zaga’nın böyle bir faydası oldu. Bir şekilde tamamlandım aslında seyircinin gözünde.
B.C: Zaga’da senaryo yok değil mi?
E.G: Orada fikirler var. “At yarışı yapalım…” gibi. Öyle durumlar üzerine doğaçlama yapıyoruz.
B.C: Maç ve hava durumu spikeri çıktığnda yerlerde sürünüyorsun ve karın ağrısı çekiyoruz resmen!
E.G: Ben de öyle… Ben de kendime çok gülüyorum.
 
 
EVDE!
B.C: Evcimen bir adam mısın?
 
 
 
E.G: Evi çok seviyorum. Ev benim için çok önemli. İstanbul’da bu onuncu evim. Ama çabuk sıkılıyorum. Yeni yerler çok heycanlandırıyor beni. Zaman geçiriyorum; yeni birşey oluyor benim için. Ev benim için ruhumla, kendimle buluştuğu yer. Sakin bir yer. Dışarısı çok problemli!
 
 
B.C: Evde ne olmazsa olmaz? Televizyon… Ya da mum olmazsa olmaz mı?
E.G: Herşey olsun istiyorum. Mesela, tuvalet olsun. (gülüşmeler)
 
B.C: Yorgun bir günün arkasından seni ne sakinleştirir?
E.G: Çok içmek.
 
B.C: Çok içki içiyor musun? Ne içmeyi seviyorsun? Kaç kadehte güzel oluyorsun?
E.G: Üç tane bira, iki tane arada tekila beni güzel yapar. Birayı seviyorum ama çok yoruyor beni. Rakı severim; iki dubleden fazla içemiyorum onu da. Tekila çok sevdiğim bir içki. Şarap içerim ama kışın daha iyi oluyor. Pahalı içkiler daha güzel oluyor! (gülüşmeler) Hiç de yormuyor adamı, valla…
 
 
B.C: Yemek yapıyor musun?
E.G: Yok. Lezzet dünyasına hiç bulaşmak istemiyorum. Çünkü lezzeti bildiğiniz zaman damağınızda, kapayı çalar, “Artık bunu ye!” falan gibi. Çok geniş bir alanı bilmek istemiyorum. Yemeği, lezzeti öğrenmek istemiyorum. Ama kahvaltılarımız iyidir.
B.C: Araban var mı? Ya da nasıl bir araba hayal edersin?
E.G: Yok. Ben biraz kalabalık dolaşmayı seviyorum geniş bir araba isterim. Fakat her yere de girebilen bir araba olsun. Böyle hani sekiz veya dokuz kişi… Arabanın içerisinde yürümekten çok hoşlanırım mesela
 
 
 
B.C: Sigara içiyor musun?

E.G: Günde bir paket.

B.C: Şu an birisiyle birlikte misin?

E.G: Ee, burda!?!? (Kız arkadaşı, çok tatlı bir ev sahibiydi ve oyuna gidenler onu ilginç danslarıyla hatırlayacaklardır!)

B.C: Bağdat Caddesi’ne gidiyor musun?

E.G: Bağdat Caddesi’ni ^ben seviyorum aslında. Açık havada alışveriş yapmak için iyi bir yer. Alışveriş merkezlerini pek sevmiyorum. Orda hani, yürü, alışverişini yap… Bir de kızlar güzel giyiniyor. Akşamüstü falan iyi oluyor. Hoşuma gidiyor ama biraz boş muhabbet var orda. “Mıymıy” durumu var yani. Bir kızı gördüm, pedikür yaptırıyorken onla bunla konuşuyor falan… Yine de çok iyi bilmiyorum. Kimse yanlış anlamasın yani.

B.C:Kendinde sevdiğin, sevmediğin özelliklerin var mı?

E.G: Kendime hiç güvenmiyorum. Problemim bu. Çok da  güveniyorum; çok güvendiğim kadar çok da büyük bir güvensizliğim var.Yani tam dibe çöküyorum ve bu özelliğimi sevmiyorum. Sevdiğim tarafım… Cesurluğumu severim. Cesur bir adamım ben. Bu kadar güvensiz bir adam nasıl cesur oluyor? İlginç oluyor. (gülüşmeler)

B.C: Stand-up’dan bahsedelim. Bu fikir nasıl çıktı?

E.G: Bunalmış bir yerden çıkmadı. Sadece çok kolaydı. Büyük prodüksiyon yok, büyük dekorları yok. Organizasyon şirketine bağlı değilsin. Sorumluluk tamamıyla kendine ait. Projede isteğin hikayeleri anlatabilirsin, hiç kimseye hesap vermek zorunda değilsin. Ondan dolayı biraz, stand-up yapmak istedim. Büyük bir prodüksiyon olmadığı için de, geliri de iyi, biraz da para kazananıyım. Ayrıca seyirci ile yüzyüze olmak… Biraz da ondan tercih ettim. Henüz büyük bir prodüksiyon yapabilecek durumda değildim zaten.

B.C: Dün altıncı oyundu, değil mi? Nasıl gidiyor sence?

E.G: Toplanarak gidiyor. Geriye doğru gitmyor, ileri doğru gidiyor. Şöyle bir durum var aslında; tamam, gülüyoruz eğleniyoruz, bilmem ne. Ama stand-up’ta acaba ne olacak? Endişe var herhalde. O, şimdi izleyenler tarafından kırılıyor. Ben “Çok iyi, aman gelin ha!” diyemem. Sonuçta ben daha çok kendi beğendiğim bir işi yapıyorum. Kendi referansım da… Tamam dediğim bir iş. Seyirci izledikçe bundan çok hoşlanıyor ve diğerlerine anlatıyor ve şimdi o dönemi yaşıyoruz. Yukarıya doğru gidiyor ve çok yakın bir zamanda tam dolu bir salona oynayacağımı bekliyorum.

 

B.C: Oynamak isteğin bir karakter var mı?

E.G: Daha aslında orada değilim. Çok heveslendiğim birşey yok. Kendi projelerimi yapayım; hayallerimi, yani duvarlarımı kurmak istiyorum. Bunlar da aktörlerle, prodüksiyonla, etikle olur. Ben aslında bireysel birisi değilim; ekiple çalışmayı severim. Ekiple hayalinizi tam ve net haliyle gerçekleştirebilirsiniz. Sağlam duvarlar üzerinde durur, hayaller bulanıklıktan kurtulur ve netleşir. Hayalim, projelerimi yapmak var ve bu beni heyecanlandırıyor!

B.C: Disiplinli misin?

E.G: Bence disiplinli bir adamım. Değil mi? (gülüşmeler) Herşeye saatinde giderim. Geç kalmamaya çalışırım. Yani öyle kimseyi ekmem yani…

B.C: Özgürlüğüne düşkün müsün?

E.G: Evet. Orda bir problem varsa çok fena kıllanıyorum. O yüzden işte, tiyatroya veya başka bir yere on yıldır bağlı değilim.

B.C: “İşte o an, benim bittiğim andır!” dediğin bir anın var mı?

E.G:  İlk oyunda, bir iki saat tavana kadar çıktım. Tiyatronun çatısına kadar çıktım; orda kaldım. Çok kötüydü.

B.C: İlk oyunda mı?

E.G: Oyundan önce.

B.C: Oyunda dinlediğim bir hikaye var, kendini attığın. O yayınlandı mı? Onu anlatabilir misin?

E.G: Yayınlanmadı. Ve bence anlatmayalım. Çok yeni bir hikaye. Çok mükemmel bir hikaye! (gülüşmeler) Oyuna gelenler izlesin!

 

B.C: Başından geçen komik bir hikaye var mı?

E.G: Çok komik olanlarını oyunda anlatıyorum.

B.C: Çok üzüldüğün bir hikayeyi anlat o zaman?

E.G: Onu da anlatmak istemiyorum.

B.C: 10-15 yıl sonra kendini nerede görüyorsun?

E.G: Yurtdışında partilerde olabilir mesela! (gülüşmeler) Kendi istediğimiz işleri yapmak kadar zevkli birşey yok.

B.C: Stand-up’ında anlattığın herşeyin gerçek olduğuna garanti veriyor musun?

E.G: Evet. Hiçbirisi hayal, uydurma değil gerçek hikayeler. Her oyunda farklı şeyler oluyor. Sürekli ekliyorum, bazı şeyleri çıkartıyorum; farklı şeyler giryor. Değişken bir oyun. Hiçbiroyun birbirine benzemez.

B.C: “Hikayedeki Mal Benim” ismi nasıl geldi aklına? Çok iddalı! Güzel bir isim, ilgi çekiyor…

E.G: Çok endişelendirdiler beni. Arkadaşlara sordum: Bazıları çok güzel, bazıları “Aaa!” falan dedi. Evet, tam bir bölgeyi ifade ediyor; ondan dolayı görevini yerine getiriyor.

B.C: Yurdum insanının şöyle bir yaklaşımı vardır: İki argo kelime kullan, belden aşağı espri yap, herkes kopar. Aslında bu yetenek değil, bir kaçış ve sen bunu kullanmıyorsun!

E.G:  Tercih etmiyorum. Ben de istemiyorum ve çok da rahatsız edici. Bunu çok acemiler yapar.

B.C: Bir hediyemiz var. Buyrun efendim, Cadde+ kartınızı güle güle kullanın…

E.G: Böyle bir röportajı büyük gazeteler yapmıyor! Tam hazırlıklı gelmişsiniz zaten... (gülüşmeler) Çok teşekkürler.

B.C: Teşekkür bizden :)

Alıntıdır.
Özel Arama
-

Toplu Konut

  

 | Puan: 9 / 3 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

 

Haber Yorumları

            
emo { 01 Ekim 2008 21:55:03 }
nersini seviyosunuz yakışıklı deil komık
gökhan { 20 Eylül 2008 13:41:34 }
evet bütün yazı birlikte geçirdiğim yani aynı ortamda
güsel bi insan sessiz sakin kendi havasında ii biri olarak tanıdım ilçemizden ayrılmasını istemediğimiz biri
irem { 26 Şubat 2008 18:49:05 }
burhan 'ın hareketlerini çok seviyorum
banu karakaya { 16 Şubat 2008 02:24:06 }
başlıkta erol günaydın yazmışsınız şaşırdınız galiba
goksu { 14 Şubat 2008 19:49:21 }
bu adamı canlı canlı gördm fotom war hava alanında görmüştüm
seda { 15 Ekim 2007 13:03:26 }
abi seni çookk seviorum yhaaa valla sen bidenesin bidene hepinisi chhhoook seviormmm mucjjjk öptüm seni byeee
Diğer Sayfalar: 1.

 

Habere Yorum Yazın

Yasal Uyarı:Yorumlarınızı yaparken imla kurallarına dikkat etmeniz ve eleştiri sınırını aşan yorumlarda bulunmamanız önerilir.Gelen okur görüşlerinin yayını otomasyona bağlı değildir, Haberkulesi.com editörleri tarafından onaylanmaktadır. Gündemin yoğunluğu nedeniyle, kimi zaman aşırı bir birikim söz konusu olabilmektedir. Bu sebeple görüşlerin yayını gecikebilmekle birlikte,imla kurallarına uygun,büyük harfler ile yazılmamış içerik ile hakaret ve tahrik unsuru içermeyen her görüş mutlaka değerlendirilmeye alınmaktadır. Haberkulesi.com okurlarından gerçekleşmesi muhtemel gecikmelerden dolayı özür diler, sabır ve anlayışları için teşekkür ederiz.Yapılan yorumlardan,yorumu yapan okuyucu sorumludur.

  


KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





 

Toki
Zayıf mısın?Şişman mı?

       Tıkla Öğren    a

      Yazarlarımız
Hukuk kosesi
     Gazete Başlıkları
Gazete başlıkları

 

         Şans Oyunları
                                                                                                        domain